*/

Ozan Arif`in Hayatı

12 Ağu 2008

ozan-arif.ws

Ozan Arif’in Doğum Yeri ve Tarihi:

“Arif ŞİRİN”, Samsun’un Terme ilçesinde 10.6.1949 yılında dünyaya gelir: Ailesi, Giresun ilinin Alucra ilçesinin Yükselen (Hapu) köyündendir. Şirin ailesi de, yöre insanının kaderini teşkil eden “ekmek peşinde gurbete düşme geleneği”nden nasibini alır. Yazları köyde rençberlik yapan, kışları Samsun Terme’de çalışan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ozan Arif’in çocukluğu, bu gidiş gelişlerin doğurduğu zorluklar içinde geçer. Ozan Arif, kendisiyle yapılan bir söyleşide çocukluk yıllarında hem kendinin hem de ŞİRİN ailesinin çektiği sıkıntıları şöyle dile getirir:
Öğrencilik, çocuk için bir külfettir. En azından çocuk ruhuna çok ters düşen bir şeydir. Yani sıkıntı verir. Çocukken hep tatil olsun derdim. Yazın gelmesiyle birlikte, okullar kapandığında tatil yapayım derdim; o zaman da köye giderdik. Tarladır, ekindir, biçimdir... Hiç gülen, oynayan, coşan bir çocuk olamadım.
Arif ŞİRİN, ilkokulu (Gaziosmanpaşa İlkokulu) ve ortaokulu (Namık Kemal Ortaokulu) Samsun’da; liseyi ise, Perşembe’de (Perşembe İlköğretmen Okulu’nda, 1969-1970 öğretim yılında) tamamlar ve öğretmen olur.

Göreve (ailesinin yaşadığı) Samsun’da, Karaoyumca köyü ilkokulunda başlar. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, yine Samsun`da Devgeriş köyüne tayin olur. 1972 yılında aynı köyde stajyerlik yapmakta olan Süheylâ Hanım’la evlenir. Bu köyde beş yılı öğretmenlik, dört yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere dokuz yıl görev yapar.
İnançlarından ve prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğe sahip olan Ozan Arif, devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda kalır.
Ozan Arif, öğretmenlik hayatını ve sonrasını şöyle anlatır:

 ... Öğretmenlik hayatıma ailemin bulunduğu, ilkokulu ve ortaokulu bitirdiğim Samsun’da, Samsun’un Karaoyumca köyünde başladım. Bir yıllık stajyerlik sürem bittikten sonra yine Samsun’un Devgeriş köyüne tayin oldum. 1972 yılında aynı köyde benim gibi öğretmen olan eşim Süheyla Hanım’la evlendim. Bu köyde 5 yılı öğretmenlik, 4 yılı müstakil okul müdürlüğü olmak üzere 9 yıl maarife hizmet ettim. 1979 yılında inançlarımdan ve prensiplerimden taviz vermediğim için, (zaten hayli maceralı geçen) öğretmenlik mesleğinden, devrin iktidarının baskısı yüzünden ayrılmak zorunda kaldım. Öğretmenliği çok sevmeme, gayet başarılı ve takdirnamelerle dolu meslek hayatıma rağmen, günün şartları karşısında çok sevdiğim mesleğimden ayrılmak zorunda kaldım.
Yar olmadı bize Maarif; Ne yapsın Ozan Arif ?
diye ne yapacağımızı düşünürken 1980 12 Eylül olayı geldi çattı... İnanan, millî ve manevî değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen insanları ezen bu olay karşısında ya zindana, ya gurbete gitme gibi iki durumla karşı karşıya kaldım. Zindana girmektense, dışarı çıkarak bir şeyler yapmam gerektiğine (en azından uğradığımız haksızlığı yurt dışında yaşayan insanlarımıza anlatmamız gerektiğine) karar vererek 24 Eylül 1980 tarihinde bir yolunu bulup evimi, ailemi, çocuğumu hepsinden daha kıymetlisi vatanımı geride bırakıp Almanya’ya gittim. Bir yıl sonra eşimi ve oğlum Mehmet Alp’i yanıma alma fırsatı buldum. Anlatsam başlı başına bir kitap olacağına inandığım 11 yıllık âdeta sürgün hayatından sonra, 5 Kasım 1991’de memleketime, vatanıma döndüm. Hakkımızda 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan beraat ettim. Şu anda Samsun’da devam etmekte olan iki davam kaldı. Onlardan da beraat edeceğime inanıyorum. Oğlumun üniversite tahsili dolayısıyla yurt dışındaki ikametim devam etmekle birlikte günlerimin çoğunu vatanımda geçiriyorum.

Ozan Arif’in Babası:

Ozan Arif’in babası, yörede “Jandarma Mehmet” olarak bilinen Mehmet ŞİRİN’dir. Mehmet ŞİRİN, Alucra’nın tanınmış ailelerinden birinin çocuğudur. Babası Muharrem ŞİRİN (Muharrem Çavuş); annesi, yine aynı köyden Eyüp Bey’le Güllü Hanım’ın kızı Emine ŞİRİN’dir.
Babaanne Emine Hanım’ın Ozan Arif’in hatıralarında çok önemli bir yeri vardır. Zira Ozan Arif, sürgünde iken, köyde “Arif asıldı.” diye bir haber yayılır. O da kızını yanına alıp yollara düşer. O yıllarda telefon olmadığı için kilometrelerce yol yürüyüp Alucra’ya gelir.
Emine Hanım’ın torunu üzerindeki etkisini Ozan‘ın şiirlerinde de görmek mümkündür. Sürgün yılları bitip de köye döndüğünde Ozan Arif’in ilk hissettiği şeylerden birisi büyük anasının yokluğudur:

Ne desem boş vade yetmiş,
Büyük anam ölüp gitmiş,
O gidince, bu ev bitmiş,
Köyüm eski köyüm değil.
(Köyüm Eski Köyüm Değil)

Mehmet ŞİRİN, Muharrem Çavuş’la, Emine Hanım’ın 1930 yılında dünyaya gelen üçüncü çocuğudur. O, Remzi (1923), İbrahim (1928), Fikriye (1931), Şükriye (1932), Hatun (1934) ve Fikri (1940) olmak üzere altı kardeşiyle beraber büyümüştür. 1957`de Muharrem Çavuş’la Emine Hanım vefat etmişlerdir.
Mehmet Bey, henüz on yedi on sekiz yaşlarında bir delikanlıyken, Demirözü (Eşgüne) köyünden Fatma Hanım’la evlenir. Ozan Arif bu evliliğin ilk meyvesidir. Sonra bu aileye, Yıldız (1953), Güner (1957), Muharrem (1960), İskender (1965) ve Emine ŞİRİN (1967) katılır.
Yeni bir aile kuran Mehmet ŞİRİN için geçinmek, önemli bir sorundur. Baba ocağı ihtiyaçlarına cevap veremez hâle gelir. O da çifti çubuğu bir yana bırakıp, memuriyet hayatına başlar; Terme Ziraat Dairesi’ne şoför olur. Sonra Jandarma Alay Komutanlığı’nın açtığı imtihanı kazanarak sivil şoför olarak askeriyeye geçer. Bu değişiklik üzerine Terme’den Samsun’a taşınır. Artık o, tanıyanların dilinde “Jandarma Mehmet’tir.
Alucra’dan Terme’ye, oradan Samsun’a göçle başlayan memuriyet hayatı, onun sıkıntılarını gidermeye yetmez. Şehirde ihtiyaçların artmasına, çocuklarını okutma isteği de eklenince zor günler yaşar. Aile şehirle köy arasında âdeta mekik dokur. Yazları Hapu’da tarlada çayırda çalışarak, kışları da Samsun`da çocuklarını okutur.
Yıllar ilerleyip de Arif ŞİRİN, “Ozan Arif” olmaya başladığında derdine yeni dertler eklenir. Oğlunun hayatı ile ilgili duyduğu endişe, mahkemeler, soruşturmalar baba yüreğinde derin yaralar açar. Bir günü bin güne bedel yıllar onu erken ihtiyarlatır, ancak verdiği mücadeleden hiçbir zaman alıkoyamaz.
Mehmet ŞİRİN, şimdilerde ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyar olarak emeklilik günlerini geçirmektedir.

Ozan Arif’in Annesi:

Ozan Arif’in annesi, Eşgüne (Demirözü) köyünden Gençağa-Peruze EŞGÜNOĞLU çiftinin 1931 doğumlu kızı Fatma Hanım’dır. 16-17 yaşlarında Jandarma Mehmet’le evlenir. Ailede sıkıntıyı, acıyı, hasreti, gurbeti ve gururu bir arada yaşar. Çocukları büyüyüp de iş sahibi oluncaya kadar yoksulluk içindeki ailenin en büyük desteği olur. Arif ŞİRİN büyüyüp de “Ozan Arif” olunca, onun da (tıpkı baba Jandarma Mehmet gibi) çilesi artar. Hele 12 Eylül 1980 ihtilâliyle Ozan Arif sürgün olunca dertlerine dert eklenir, yüreği yanar. Yıllarca oğlunun fotoğraflarıyla, telefondaki sesiyle avunur; gözü yolda, hep ona kavuşacağı günü bekler.
Ozan Arif, annesinin çektiklerini şiirlerinde dile getirir:

Kaç yıl oldu, oğul, gözüm yollarda
Bitsin oğlum bitsin , bitsin bu hasret.
N’eylersin, n’işlersin yaban ellerde?
Bitsin oğlum bitsin, bitsin bu hasret.

Bir değil, beş değil, on yıl oldu, on!
On yıllık bu hasret bulsun artık son!
“Geliyorum” deyu et bir telefon
Bitsin oğlum bitsin, bitsin bu hasret.

Baban da kadere küsüp ağlıyor
Gizlice sesini kısıp ağlıyor
Resmini bağrına basıp ağlıyor
Bitsin oğlum bitsin, bitsin bu hasret.

Arif’im, koklamak sarmak istiyom
Yüzünü yüzüme sürmek istiyom
Dünya gözüyle görmek istiyom
Bitsin oğlum bitsin, bitsin bu hasret.
(Bitsin Bu Hasret)

Annesinin üzülmesine sebep olduğu için Ozan da kederlenir. Onu teselli eden şiirler yazar:

Ana! bekle, zamanı,
Gelince döneceğim.
Sen bırak ağlamanı,
Gülünce döneceğim.

Mihnet etmeden bre!
Göğsümü gere gere,
Beklediğim o süre,
Dolunca döneceğim.

Şimdi gece, anam, ah!
Allah büyüktür, Allah!
Sabah olacak, sabah,
Olunca döneceğim.

Ana! bol bol dua et,
Bu günler geçer elbet,
Yakamı zalım gurbet,
Salınca döneceğim.
(Döneceğim)

Yüreği yanan ana, olanlara anlam veremez. Oğlu ne söylemişti ki, sürgün etmişlerdi? Ana yüreği yufka olur. Bu yüzden, olanların eleştirisini yapmadan, ailede üzüntü olduğunda en fazla o kederlenir; ağlandığında en fazla gözyaşı onun payına düşer.
O yalnız kendi oğlu ve çocukları için değil; bütün memleket için Türk milleti için dua eder.

Ozan Arif’in Eşi:

Ozan Arif, öğretmen okulunu bitirip hayata atıldığında meslektaşı Süheyla Hanım’la evlenir.
1951 yılının Ocak ayında doğan Süheyla Hanım, Samsunlu bir ailenin kızıdır. Annesi, Hatice Hanım; babası, İsmet Bey’dir. Süheyla Hanım, baba tarafından Buhara kökenlidir. Dedeleri Buhara’dan, önce Trabzon’a gelmiş; oradan da Samsun’a yerleşmişlerdir. Daha sonra ailenin bir kısmı “Buhara”; bir kısmı da “Tul” soyadını almıştır. Süheyla Hanım’ın ailesi, “Tul” soyadını alanlardandır. (Ünlü bağlama sanatçısı olan Nejat Buhara da Süheyla Hanım’ın amcazadelerindendir).
Ozan Arif ile Süheyla Hanım’ın tanışmaları ortaokul yıllarına dayanır. Sonu evliliğe varan bu ilişkinin hikâyesini Ozan Arif şöyle anlatmaktadır:
Süheyla Hanım, benim ortaokul arkadaşımdı. Fakat biz, o zaman sonu evlilikle bitecek bir ilişki içinde değildik. Normal okul arkadaşıydık. Daha sonra o, Samsun Öğretmen Okulu’na gitti; ben de Perşembe Öğretmen Okulu’na... O zamanlarda okullar birbirlerine gezi düzenlerlerdi. Mezun olacağımız yıl, bizim okul, onların okuluna gezi düzenledi. Onu Samsun Öğretmen Okulu’nda yeniden gördüm. İnsan gezilerde arkadaşlarını daha iyi tanıyor. O gezide birbirimize ilgi duymaya başladık; bir yakınlaşma oldu. Ondan sonra birkaç defa mektuplaştık. Neticede bu arkadaşlığımız evlilikle sonuçlandı.
Süheyla Hanım, Ozan Arif ile hayatını birleştirdiğinde, sıkıntılara hatta tehlikelere de ortak olur. Çünkü Arif ŞİRİN sadece bir öğretmen değil; aynı zamanda namlunun ucunda bir ozandır. Bu kötü günlerde Fatma Hanım’la birlikte, “gelin-kaynana”, ŞİRİN ailesini ayakta tutan perde arkasındaki kahramanlar olurlar. Zaman zaman eşinin kimliği sebebiyle o da hedef hâline gelir. Öğretmenlik yaptığı yıllarda ona da zorluklar çıkarırlar. Hatta sürgün edilir. Sonuçta 1981 yılında öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalır.
Arif ŞİRİN, ozanlığından kaynaklanan sıkıntıların ailesini de etkilemesinden çok rahatsız olur. Ancak bunu engelleyemez. En zor anlarda kendisine hep destek olan Süheyla Hanım’a minnettarlığını her fırsatta dile getirir:
Allah, eşimi de iki cihanda gönlünce hoşnut etsin! Benim verdiğim mücadelede onun çok büyük desteği oldu. Bir insanın aile huzuru yoksa, onun dışarıda yararlı olması imkânsızdır. Eğer evde bir probleminiz varsa, dışarıda istediğiniz şekilde mücadele edemezsiniz. Bazı şeyler, bir kadın olarak onun gücünün üstünde olmasına rağmen, o hep sabırla tahammül etti. 80 öncesinde, eve gece üçte geldiğim ya da hiç gelmeyip dernekte (Ülkü-Bir’de) sabahladığım günlerde o da çocuğuyla birlikte, pencere önünde yolumu gözleyerek sabahlıyordu”.
Ozan Arif, programları dolayısıyla çoğu zaman evden uzak kalır. Bu durum evin bütün yükünü Süheyla Hanım’ın omuzlarına yükler. Çocukları Mehmet Alp’e yeri gelir ana olur, yeri gelir baba... Süheyla Hanım, kültürlü ve anlayışlı bir eş olarak Ozan Arif’i zor anlarında hiç yalnız bırakmaz. Eşinin on bir yıllık sürgününe ortak olur.

Ozan Arif’in Oğlu:

Ozan Arif ile Süheyla Hanım’ın tek çocuğu olan Mehmet Alp, 1973 yılında Samsun’da dünyaya gelir. Babasının tehlike dolu hayatından o da nasibini alır. Yedi yaşına geldiğinde babasının sürgününe o da ortak olur. Ülkesini niçin terk ettiğini bilemeden annesiyle birlikte Almanya’ya gider.
Ozan Arif, Mehmet Alp’in Almanya’ya geldiği günlerde ona hitaben bir şiir yazar:

Küçücüksün, küçük daha,
Büyü yavrum, büyü yavrum!
Emanet ol sen Allah’a,
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Sen bebeksin, bebek şimdi,
Fatih kimdi, Yavuz kimdi?
Onlar bebek değil miydi?
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Anan, baban, atan senden,
Şehit olup yatan senden,
Hayır görsün, vatan senden,
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Mekteplerden geri kalma!
Lâkin kötü fikir alma!
Diplomalı cahil olma!
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Dinle beni can çiçeği,
Oku, öğren her gerçeği,
Sensin yurdun geleceği,
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Mektepleri oku bitir,
O yerlere geç sen otur!
Beni al da yurda götür,
Büyü yavrum, büyü yavrum!

Arif der ki, duam sana,
“Vatan” adlı yuvam sana,
Emanettir davam sana,
Büyü yavrum, büyü yavrum!
(Ninni)

Mehmet Alp, Almanya’da dilini bilmediği, kültürüne yabancı olduğu insanlar arasında zor günler geçirir. Sevdiği insanlardan; adını aldığı Mehmet dedesinden, Fatma ninesinden, halalarından, amcalarından uzak on bir yıl, onu derinden etkiler.
Ozan Arif’i geçmişi andığında duygulandıran, üzen olaylardan biri de oğlunun hayatını zorlaştırmasıyla, onu vatandan ayrı bırakmasıyla ilgilidir:
Bazen kendi çocukluğumu düşünürüm, bazen de oğlumun çocukluğunu... Doğrusu acıyorum ona. O benim gibi yalın ayak, ayaklarını taşlar keserek sığır gütmedi. Dizleri toprağa değmedi. Tezekleri eline alıp (hayvanlar yemesin diye) armut fidelerini sıvamadı. Ne harman sürdü, ne bir bağ bağladı; ne kem bağladı. Bu çocuk onları yapamadı. Onları yapamayan bir insan, köy hayatını nasıl algılar?
Mehmet Alp, dedesinin “Gavur memleketi” olarak nitelendirdiği Almanya’da çocukluğunu çan sesleri içinde geçirir. Ailece yaşadıkları sürgün hayatı bittiğinde o artık on sekiz yaşında bir delikanlıdır. Türkiye’den uzakta olmasına rağmen, mensup olduğu milletin bütün değerlerine sahip bir delikanlı... O, Türkiye’ye döndükleri yıllarda gazetecilere şunları söyler:
Almanya’da yaşadığım süre içinde, o topluma kendimi kabul ettirmeye çalıştım. Ama bir şartla oldu bu. Kendi değerlerimden ve şahsiyetimden taviz vermeden... Annem ve babam beni tam bir Türk olarak yetiştirdi. Bütün sohbetlerimizde mutlaka bir “Türkiye” sözü geçerdi. Ben öğrendiğim Türkçülüğün doğru olduğuna inanıyorum ve bunun için mücadele edeceğim. Hedefim belli: Türkiye’ye hizmet etmek. Almanya’da büyüsem de, orada eğitim görsem de bu durum Türkiye’ye hizmet etmemi engellemez. Türkiye için çalışacağım. Dünyanın neresinde olursam olayım Türkiye’yi, Türk milletini en iyi şekilde temsil edeceğim1
Vatanından uzakta olmasına ve sıkıntı içinde büyümesine rağmen iyi bir eğitim öğretim gören Mehmet Alp, yüksek öğrenimini “Kamu Yönetimi” bilim dalında tamamlar.
Ozan Arif’in, bugün en yakın dostu, arkadaşı, sırdaşı olan Mehmet Alp, hâlen Almanya’da özel bir bankada yönetici olarak çalışmaktadır.


1 ATEŞ, Hazal, Ozan Arif’le Röportaj ,Tercüman Gazetesi, Ekim, 1991.

 

Arif'çe

  • BİR ÜLKÜCÜ NESİL...
    Yazan
    “..NEREDEN BAŞLASAM NASIL ANLATSAM, SİZE BİR ÜLKÜCÜ NESİL ANLATSAM..„ …35 yıl önce şehit olan altı meslektaşımın hatırasına… Anlat Ozan Arif anlat… Anlat anlatabilirsen… Ama ne mümkün onları anlatabilmek…Onları dile getirebilmek……
    Perşembe, 18 Eylül 2014 Devamını oku...